Bir tehcir hikayesi

1993 senesiydi sanırım. O zamanın en iyi konfigürasyonu olan 486 DX-2 66 Mhz makinamı, 1.500 Dolar gibi bir para ödeyip satın alırken, bütçemi daha fazla aşmamak için önümde çok çetin bir seçim vardı. Ya tek hızlı bir CD-ROM alacaktım, ya da bilgisayarın 4 MB olan RAM hafızasını 8 MB’a çıkaracaktım. Bilgisayar satıcısının bana yardımcı olmak için söyledikleri halen aklımda: “Bence RAM al, CD-ROM’un fiyatı düşebilir veya daha hızlı modelleri ortaya çıkabilir ama RAM fiyatlarında önümüzdeki on sene MB başına 50 Dolar’ın altını görmez…”

Şu anda o bilgisayar firması ne yapıyor bilmiyorum ama umarım sermayesini RAM hafızaya yatırmamıştır, zira 1993 senesinde 50 Dolar’a ancak 1 MB hafızaya sahip olabiliyorken, on sene sonra, 2003 senesinde aynı para ile neredeyse bin katı kadar (1 GB) hafızaya sahip olabiliyordunuz.

Bilgisayarıma o zaman için küçük bir servet yatırdıktan sonra bir heves ile eve getirip bağlantılarını yapıp çalıştırdığımda kısa süren bir açılış seremonisi sonrasında ekranda beliren “C:\\” yazısı ile başbaşa kalmış ve uzun süre ne yapacağımı bilememiştim.

Microsoft Windows ile tanışmam tam bu dönemlere denk gelir. O zamanın en gelişmiş işletim sistemi olan Windows 3.0, sonrasında 3.1, network özellikleri olan 3,11 for Workgroups ve nihayet, bilgisayar dünyasında devrim yaratan Windows 95. İnternet’in ilk dönemlerinde, yurt dışından gelen bir misafirimin, evimizdeki yavaş dial-up İnternet bağlantısını görüp : ”İnternet’te sayfaların yüklenmesini beklemek, duvardaki boyanın kurumasını izlemeye benziyor” benzeri hakaretamiz (!) esprilerine maruz kaldığımız zamanlar oldukça geride kaldı.

Geçen dönemde, neredeyse tüm Windows sürümlerini kullandım. Bilgisayarlar ile çalıştığım bir dönemde de kullanma fırsatı bulduğum sunucu sürümleri dahil her sürüm bende hep ‘çöktü, çökecek’ izlenimi vermişti. 2000 senesinde piyasaya sürülen ‘Millenium Edition’ ve üç sene önce teknoloji dünyasına bir ceza gibi sunulan ‘Vista’ versiyonları dışında her bir sürümünü kurdum, kaldırdım, çalıştırdım, kurcaladım, tamir ettim ve bozdum.

Bilgisayarınızı aldığınız ilk günü hatırlayın, herşey uyumlu çalışır, bilgisayarınız fare ve klavyenin tüm komutlarına hiç koşulsuz anında karşılık verir. Genelde problem, işletim sistemi üzerine kurup kaldırdığınız program sayısı arttıkça geride kalan tortuların sisteminiz üzerinde bıraktığı yavaşlık ve belirsizlik hissi, normal bir kullanıcının yaklaşık senede bir kez bilgisayarcısının yolunu tutup ‘format attırmak’ eylemini gerçekleştirmesi ile, benim gibi biraz daha meraklı kullanıcıların ise altı ayda bir sistemlerini baştan kurmaları ile sonuçlanmaktadır.

Aslında Microsoft’un da bu durumda çok fazla suçu yoktu bence. Dünyanın en yaygın kullanılan işletim sistemini yaratıyorlardı, binlerce farklı model ve marka PC ile uyumlu çalıştırmak zorundaydılar. Aynı şekilde, dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca yazılım geliştiricinin, çok farklı amaçlarla geliştirdiği yazılımları Windows altyapıları üzerinde çalışıyor. Microsoft’un burada en büyük hatası, her yeni çıkardıkları sistemi, eski sürümleri ile uyumlu çalıştırma sevdası idi. Ticari kaygılardan dolayı sarfettiği çabalar hem yeni çıkan sistemin özgün olmasını engelliyor hem de eski sistemlerin zayıf yanlarının aynen yeni sürümlere taşınmasına sebep oluyor.

Microsoft’un özellikle Windows ürünüyle bir dargın bir barışık hikayem 16 yıl sürdü. Bu zaman zarfında onu sayısız defa bırakmayı denedim. Kimi zaman bir Linux sürümüne kaptırdım kendimi, Ubuntu, Mandrake, RedHat ve adını hatırlamadığım bir sürü farklı sistemle çalışmaya başladım ama hep karşıma çıkan bir ofis dosyası, bir video dosyası, bir resim dosyası veya çok sevdiğim bir şarkının sadece Windows ile çalışabilen formatları çıktı ben de Windows’a geri döndüm.

Yaklaşık 7 senedir, Windows’un sürprizi fazla olmayan ve en güvenliri versiyonu diyebileceğim Windows XP kullanıyordum. İki üç günde bir baştan başlatma zorunluluğu ve arada bir karşıma çıkan ‘ölümcül mavi ekran (BsoD – Blue Screen of Death)’ dışında gayet düzgün bir mantık birlikteliğimiz vardı…

Ta ki bundan 2 sene evvel Apple Mac OS X ile tanışıncaya kadar…

Apple, Mac OS X işletim sistemi ile önceden kullandığı altyapıyı tamamen terk etmiş ve 2006 senesi sonunda, yeni bilgisayarlarını, dünyanın en büyük çip üreticisi olan Intel’in Apple için özel ürettiği işlemcileri ile çalıştıracağını duyurmuştu. Bundan önce IBM ve Motorola’nın Apple için ürettiği PowerPC işlemcileri ile çalışan yazılımlar bilgisayar dünyasında bambaşka bir akımı temsil ediyor ve çok niş bir pazara hitap ediyorlardı.

Tüm sürümlerine yırtıcı kedi isimleri vermeyi adet edinen Apple firması, Çita, Puma, Jaguar, Panter, Kaplan ve Leopar sürümlerinden sonra piyasaya sürdüğü Kar Leoparı (Snow Leopard), veya teknik adıyla 10.6 sürümü ile sadece Intel platformunu destekleyeceğini duyurdu.

Ben de 2010 yılı başı itibarı ile Mac’e geçtim, bir anlamda teknolojik bir tehcir yaşamış oldum. Tek kelimeyle çok tatminkar bir tecrübe olduğunu söyleyebilirim. Bilgisayarla daha fazla şey yapbildiğinizi hissettiren, sezgisel kullanım özelliklerine sahip, oldukça kolay ve uyumlu bir çalışma ortamı.

Microsoft’un vazgeçemediğim tek yazılımı olan Microsoft Office paketi ise Mac uyumlu olarak da üretiliyor.

Çok büyük bir değişiklik olmazsa bundan sonra bir daha Windows’a döneceğimi sanmıyorum ancak Microsoft’un Office 2010 Mac uyumlu versiyonunu da dört gözle bekliyorum…

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: